Muhtemelen gittiğiniz her ilde, o ilin tanıtımı yapılırken biraz mübalağaya kaçıldığını; adeta o ilin ülkenin en önemli şehri, tarihin dönüm noktalarının tezahür ettiği bir mekan ve nereneyse dünyanın merkezi gibi anlatıldığını bilirsiniz.Elbette kargaya yavrusu ANKA gözükür derler ve o ilde doğan, hemşehrisi olan ve kimliğinin en önemli parçası şehri ile kurduğu ilişki olan insanların abartısı ve sevgilerindeki aşırılığı hoş görmek gerekir.Bir parça objektif olabileceğim zannıyla şimdi söyleyeceğim hususların hiç de mübalağa olmadığını belirtmek isterim:

Kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok satıldığını duyduğumuz Mesnevi ve Mesnevi’den feyz alarak yayılan Mevlevilik hepinizin malumudur.Biliyoruz ki Mevlevilikte piri evvel Hz. Mevlana hazretleridir. Ancak tarih boyunca pir-i sâni; yani ikinci üstad olarak kabul edilen ve adlandırılan zât bu topraklarda yaşamış ve halen bu topraklarda mefdun bulunan Sultan Divani, Mehmet Semai hazretleridir.Öyle sanıyorum ki 15.YY da yaşıyor olsak ve Mevleviliğe meyletsek yolumuz Konya’ya değil bu topraklara yani Afyon’a düşecekti. Zira Mevlevi dedelerinin en ulusu o tarihte Afyon’da yaşıyor ve İrşad faaliyetini buradan yürütüyordu. Mehmet Semai; o zamana kadar daha yerel olan Mevleviliği tüm dünyaya yaymış ve İslam coğrafyasının tamamına yakın merkezlerde mevlevi dergahları açmıştır.Yavuz Sultan Selim Han ile Mısır ve İran seferlerine katılan Pir-i Sani Galata, Kütahya, Denizli, Burdur, Muğla, Aydın, Eğirdir, Sandıklı; Anadolu dışında ise Midilli, Sakız, Cezayir, Bağdat, Mısır ve daha bir çok dergâhları açmış Mevleviliğe cihanşümul bir teşkilat olma özelliği kazandırmıştır.İran seferi sırasında o tarihte tek nüshası İran’da bulunan Divan-ı Kebir’i Şah İsmail’den alarak Anadolu’ya getiren Mehmet Semai bu katkısı ile Sultan Divani olarak da anılmaya başlamıştır.

Bizce bu hikayenin en önemli kısmı Mehmet Semai’nin tüm seferlere 40 Mevlevi ve 40 Bektaşi dervişi ile katılması ve bunlar arasında tesis ettiği ve adına YÂRENLİK dediği bir kardeşlik müessesesidir! Farklı tarikat ve cemaat mensubu bulunan bu Bektaşi ve Mevlevi dervişlerini YÂREN ilan eden Mehmet Semai’den sonra da bu gelenek devam etmiştir. İlimizde yan yana defnedilmiş bu hak aşığı yarenlere ait birçok kabir,yatır veya türbe bulunmaktadır. Öyle ki biri vefat ettiğinde, diğerinin de hemen can verdiği adeta ruh ve bedenlerinin eşleştiği, senkronize olduğu rivayet olunmaktadır.Günümüzde mezhepler, tarikatler, cemaatler, vakıflar şeklinde ayrışan ve giderek birbirine yabancılaşan İslam Dünyasının kardeşlik anahtarı da burada bulunmaktadır. Burada formülize edilmiş ve başarı ile uygulanmış “YÂRENLİK” kültürü…

Ihsan Akar’ın kaleminden okuyalım: , “O tarihlerde Savaş geleneği olarak sadece asker değil, gönül erlerinden de Osmanlı ordusuna katılımlar olur ve hem askeri hem de manevi fetih gerçekleşirdi. Bu bakımdan sultan divani hazretleri Ankara’da payitaht ordusuyla buluşmak için Mevlevilerle beraber yola çıkar. Yol boyunca değişik tarikat ve gönül dostlarıyla buluşulur. Manevi sohbetler yapılır. Daha sonra kırk Mevlevi ve sultan divani o dönemin kutbu olan Hacı Bektaş Veli hazretlerinin dergahına da uğrar.Hacı Bektaş veli misafirlerinin ağırlanması için 12 kazan yemek yapılmasını buyurur ve manevi ikram açısından da her bir kazana 1 pirinç tanesi koyup bismillah der. Kapağı kapattırır. Açıldığında 12 kazan pilav olduğu görülür. Sultan divani hazretleri de sofralar kurulduğunda müridi ve talebesi Furuni Mehmet Dede’ye latife eder. “hadi bakalım yemekler Hacı Bektaş’tan, ekmeklerde bizden olsun der” Furini Mehmet Dede de Bismillah diyerek Her sofraya Cübbesinin içinden sıcak pideler gönderir. Böylelikle Mevlevi Bektaşi kardeşliği başlamış olur.Sultan Divanide ki manevi makamı fark eden Bektaşiler hacı Bektaş’tan izin alarak Mısır seferine Mevlevilerle birlikte katılırlar. Böylece Yıllarca sürecek ÇİLTENAN GELENEĞİ başlamış olur.

Bu kardeşlik şartları ağır bir kardeşliktir. Öyle ki birbirine kardeş yapılanlar aynı yerde yaşayacak ve Öldüklerinde aynı mezara gömüleceklerdir Afyon’da Çiltenan Kardeşliği ile ilgili en az 40 makam bulunmaktadır. Bunların Başlıcaları Zülali Camii’ndeki Zülali- Celali mezarı diğeri Ayaktekke Caminin haziresindeki Nakşi-Bakşi-Yakşi kardeşlerin mezarlarıdır. Zikredilen isimler biri Mevlevi biri Bektaşi olmak şartıyla aynı makamda defnedilmişlerdir. Böyle bir kardeşlik geleneği Osmanlı Coğrafyasında başka hiçbir yerde görülmemiştir. Amaç Dünyanın geçici olduğunu ahret kardeşliğinin esas olduğunu insanlık alemine yüzyıllar boyunca duyurmak olmuştur.”İvan İllich’in bir kitabında bahsettiği , Hıristiyan tarikatlarına ait vakıflardan birisinin senedi bu konuda dikkat çekicidir. Senedi gereği,bu vakıf, her yıl gelirlerinin bir kısmını aynı konuda faaliyet gösteren başka vakıflara bağışlamaktadır. Zira, şahsi egonun yerini zamanla cemaat egosu almaktadır.Böyle bir bağış zorunluluğu ile işte cemaat egosu törpülenmek istenmektedir. İngiltere’de bir Hıristiyan tarikatının gerçekten de anlamlı bu formülü bizim zamanla ceketimizin astarında kaybettiğimiz ÇİLTENAN, YÂRENLİK ve KARDEŞLİK kültürünün batıda keşfedildiğinin kanıtı; can yakıcı bir tezahürüdür.Evet 15 yy da olsanız ve Mevleviliği ilgili iseniz yolunuz Afyon’a düşmeliydi dedik.19.ve 20 YY’da da bu hakikat değişmedi.Bu çağda da yaşayanların aklı ve gönlü Mevleviliğe düştüğünde ister istemez yolları Afyon’a çıkacaktır…Zira Mevlevilik bu şehirde yaşamaktadır ve ışık saçmaktadır.Ali Ulvi KURUCU’nun hatıratında bahsettiği kadarı ile Mevlevilik Konya’da yozlaştı ; şekilden ibaret hale geldi. 1950 lerde Mevlevi semaını ve ihtifalleri yeniden canlandırmak isteyen Feyzi HALICI aradığı şeyin Konya’da bulunmadığını fark etti.Mevlevilik, sema kültürü, dede,derviş ve semazen kıyafetlerine ilişkin gelenek Konya’da çoktan sönmüştü. Aradığını Afyonda buldu. 1950 de ve günümüzde Mevlevilik Afyon’da yaşayan bir şeydi ve yaşayan Afyon’lu Mevleviler 5 yıl kadar şeb-i arus törenlerinde sema ettiler. Geleneği yeniden ihya edip, buna ilişkin kültürü yeniden öğrettiler. İlimizde yaşayan bir zat, kıyafetleri hazırladı, çoğalttı…Bu tarihte tekke ve zaviyeler kapatılmış olmasına rağmen gizliden sema ayinleri ilimizde icra ediliyordu zaten ve bu törene ait kıyafetler de elde mevcut idi…Sonra şeb-i arus törenleri Kültür Bakanlığı’na devredilince Afyon’lu Mevlevilere “kadro” teklif edildi. Ancak onlar bu iş parayla yapılamaz diyerek öneriyi reddettiler ve işlerini başına dönüp bir kez daha unutuldular…Moğol ordularının yıkımından kaçırılan Selçuklu Sultanı’nın kızları da ilimize gelmiş ve burada yaşamışlardır. Yanlarında getirdikleri Selçuklu Hazinesine ait külliyetli serveti şahsi malları olarak görmemişler; çeşitli imar ve hayır işlerinde sarf etmişler ve birer yoksul kişi olarak burada vefat etmişlerdir. Afyonlular da bu zatları birer kadın evliya olarak bağrına basmış ve halen unutmamıştır.Kabirleri birer ziyaret yeridir…Yine folklorumuzun en önemli kaynaklarından birisi olan aşıklık geleneği ilimizde tüm zenginliği ile yaşamaktadır. Emirdağ ilçemizde bulunan Karacalar Köyü ve Aşık Yoksul Derviş de bilinmeyi ve tanınmayı fazlası ile hak etmektedir. Hiç abartısız günümüzün Aşık VEYSEL’i diyebileceğimiz bu zât da halen sağ ve aramızda yaşamaktadır.Afyon bu şehre onlarca gelip gidenlerin bir çoğunun fark edemediği bir saklı kenti de kalbinde barındırmaktadır. Eski Osmanlı evleri dediğimizde genelde akla. Safranbolu, Beypazarı, Bursa Cumalı Kızık gibi yerleşimler gelmektedir. Yakın tarihte restore edilen evleri ile Eskişehir Odunpazarı ve Ankara evleri de buna dahil edilebilir. Ancak bu saydığımız ve yaygın olarak bilinen merkezlerdeki korunmuş, ziyaret edilebilen ev sayısını alın, toplayın onla,yirmiyle , elliyle çarpın öyle sanıyorum ki Afyon’da bulunan Osmanlı evlerinin sayısına erişmeyecektir.Yani sivil mimarinin örnekleri ile gözlerini ve kalplerini şenlendirmek isteyenler için en önemli merkez Afyon’dur dersek yine mübalağa etmiş olmayacağız. Bunu yine ben söylüyorum, ve objektif olduğumu zannediyorum…1902 de meydana gelen büyük yangın’da ahşap Mevlevihanemiz ile birlikte 1300 civarında evin yanıp kül olduğu nakledilmiştir. Mevlevihane 2.Abdülhamit zamanında ve onun şahsi serveti ile yeniden ama bu kez taş bir bina olarak yeniden ayağa kalkar. Hatta Mevlevihane girişindeki büyük ana kapı bizzat 2.Abdülhamid’in kendi eliyle yaptığı bir sanat eseridir ve halen girişte gelenleri selamlamaktadır.

O yıllarda Afyon’da bu kadar evi yeniden yapacak sayıda usta bulunmadığı için Osmanlı topraklarının dört bir yanında bir çoğu Ermeni olan yapı ustaları getirilir ve her biri geldiği ilin mimari özelliklerini yansıtmak kaydıyla evleri yeniden inşa ederler. O nedenle Afyon’da kimi Bursa, kimi Kastamonu, Kimi Kütahya, Kimi başka illerden izler taşıyan ve farklı farkı ama her birisi Osmanlı kültür, tarih ve zarafetini yansıtan ev ve konaklar bulunmaktadır.

Turgay ŞAHİN
Yazar